Peygamber Efendimize Övgüler...

İslami Konuları tartışabilir ve önemli İslam şahsiyetlerini hakkında fikir beyan edebilirsiniz!...

Peygamber Efendimize Övgüler...

Mesajgönderen mavera » 24-11-2005 12:53:12

ALEMLER O GÜZEL GÜL İLE GÜLDÜ...






Size bir
soru:

Bir sigara tiryakisine sigarayı bıraktırabilir misiniz?

Cevabınız “Evet” ise,
hemen şu soruya cevap verin:

Bunu nasıl ve ne kadar zamanda
başarırsınız?

Diyelim ki, kendi ölçülerinize göre bir yöntem ve süre belirlediniz.

O
zaman hayal gücünü son sınırlarına kadar zorlayın ve dünyanın en cahil, en kaba, en vahşi, en
inatçı bir insanını en bilgili, en kibar, en merhametli ve en medenî hale getirmeyi bir
düşünün.

Böyle bir şey mümkün mü?

Bizim için o kadar zor ki.


***

On dört asır önce, bir imkansız gerçekleşti. Bir tek kişi, dünya tarihinin en
büyük inkılâbını gerçekleştirdi.

Dünyanın en vahşi, adetlerine en mutaassıp, en inatçı ve
en cahil bir toplumu, çok kısa bir zaman diliminde değiştirdi. O insanların akıllarını, kalplerini,
ruhlarını, nefislerini fethetti. Kalplerin sevgilisi, akılların muallimi, nefislerin güzel bir terbiyecisi ve
ruhların sultanı oldu. O günün şartlarında insanların hayatlarını dahi uğrunda kolaylıkla verdikleri
alışkanlıkları, örf ve adetleri, üstelik inatçı, mutaassıp bir toplumdan kaldırdı. Üstelik hiçbir zor
kullanmadan, baskı yapmadan, güç harcamadan. Hem de, ortadan kaldırdığı zararlı ve kötü
özelliklerin yerine, son derece güzel huyları, alışkanlıkları ve seciyeleri, öylesi bir toplumun kan
ve damarlarına kadar yerleştirdi.

Ve o insanlar, kısacık bir zaman diliminde, bütün
dünyaya muallim, medenî milletlere üstad oldular...

O, kimdi?

Bakın, Onun
için,

Yeryüzü bir mescid,

Mekke bir mihrab,

Medine bir minber
oldu.

O,

Rabbimizi bize tanıtan en açık bürhan,

Bütün mü’minlere
imam,

Bütün insanlara hatip,

Bütün peygamberlere reis,

Bütün evliyaya
seyyid oldu.

O,

Köklerini bütün peygamberlerin oluşturduğu,

Ayrı ayrı
tatları, lezzetleri ve meziyetleriyle evliya meyveleri veren,

Dalları, geçmiş ve geleceği
aynı anda gölgeleyen nuranî bir Tûba ağacıydı.

Onun davasını geçmiş zamanın
peygamberleri mucizeleriyle, gelecek zamanın evliya ve asfiyası kerametleriyle tasdik etti.


“Lâ ilâhe İllallah” dedi.

Bu prensibi, davasının en önemli esası olarak kabul etti.


Bütün geçmiş ve gelecekte saf tutan sayısız mübarek insanlar hep bir ağızdan
‘sadakte ve bilhakkı natakte’ (doğru söyledin ve hakkı dile getirdin) diyerek tasdiklerini dile
getirdiler.

Elinde, her yönüyle mucize bir Kitap; dilinde, hakikatleri haykıran bir hitap
vardı.

Bütün insanlığa; hattâ cinlere ve meleklere; hattâ bütün varlık âlemlerine ezelî bir
hutbeyi tebliğ etti. Bu alemin yaratılış sırrını açıkladı. Nice muammaları çözdü. Nice hakikatleri
keşfetti.

Şu âlemin yaratılış sırrını açıkladı. İnsanlığın zihnini hep meşgul eden “Necisin?
Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” gibi müdhiş sorulara, son derece ikna edici cevaplar
verdi.

O zât, ebedî bir saadetin habercisi ve müjdecisi oldu;

Sonsuz bir rahmetin
kâşifi, ilancısı;

Kainattaki İlahî saltanatın dellâlı, seyircisi;

Kulluğu cihetiyle bir
muhabbet timsali, insaniyetin şeref kaynağı, yaratılış ağacının en nuranî
meyvesi;

Peygamberliği cihetiyle hakkı gösteren en kat’î delil, bir hakikat güneşi, bir
hidayet feneri, bir saadet vesilesi oldu.

Onun nuruyla, bütün karanlıklar aydınlandı. Bir
matemhâneyi andıran âlem, neşe ve sürûra gark oldu. Onun öğrettikleriyle her şey birbirine
dost, kardeş ve arkadaş oldu.

O, âlemlere rahmet olarak gönderildi. Varlıkların övünç
kaynağı oldu.

O, içindeki ahlâk güzelliği yüzüne yansımış güzel bir GÜL dü. O le,
âlemler güldü.

O GÜLün güzelliği, nice bülbülleri kendine aşık eyledi.

O GÜLün
asıl güzelliği, güzeli çok seven sonsuz bir Güzeli ve güzelliği göstermesiydi. O sonsuz Güzel de,
bütün güzellikleri, o güzel ün üzerinde toplamıştı.

***

İşte biz, o Güzeller Güzeli
Rabbimizin dergahında boynumuzu büküyor; elimizi açıp yalvarıyoruz. O’nun en çok sevdiği ve
bütün güzellikleri üzerinde topladığı Habîbini, hakkıyla sevmeyi ve sadakatle bağlanmayı niyaz
ediyoruz.




Âlemler O Güzel GÜL İle GÜLDÜ
Dr. Veli Sırım

Zafer
Dergisi, Nisan-2005
Kullanıcı avatarı
mavera
 
Mesajlar: 46
Kayıt: 23-11-2005 01:00:00

Mesajgönderen mavera » 24-11-2005 13:10:26

GÜL MEDENİYYETİNİN
MÜSTESNA GÜL'Ü ...



Gülü tarife ne hacet ne çiçektir biliriz

Hilkatin
Fâtiha'sı, nübüvvetin hâtimesi, ins ü cinnin peygamberine selamdan sonra,

Varlık
güzeline Gül diyeceğiz biz, Gül çağında ıtırlarını duymak için...

Beşeriyet bütün zaman
ve mekan boyunca Gül'ü bilememenin ve Gül'ü sevememenin ıstırabıyla kıvrandı ve büyük
hakikat şu ki başını nereye vursa o Gül'den başka Gül bulamayacak, Gül'ü örnek almadıkça
ete kemiğe bürünmüş feryadından kurtulamayacaktır. Eller nakış nakış, desen desen Gül'ü
dokur çünki, kağıtlar renk renk, deste deste Gül'ü okur. Gül'ün ıtırlarında bülbüller yaşar aşk
ile, ve aşk ile renginin şulesinden pervaneler düşer. Kimin eline değerse Gül, elleri Gül kokar
onun. "Burada beni ancak Allah buyruğuna bağlı Peygamber affı kurtarır / Ben de onun öç ve
adalet eline uzatıyorum işte sağ elimi" der Sezai Karakoç'un ağzından Ka'b b. Züheyr, ve o
günden sonra bürdesini giyer Gül'ün. Çelikten büklümler erir Gül'ün yapraklarında.


"Eğer Gül'ün vasıflarının şerhini devamlı, durmadan söylesem, yüzlerce kıyamet geçer de o
yine bitmez." der Mevlana. Lisan ve kalem Gül'ü hakkıyla anlatamaz, bunu herkes bilir. Bilir de
Asr-ı Saadet'ten bu yana sayısız kalemler Gül'ü yazar ciltler ve kütüphaneler dolusu; hesaba
gelmez lisanlar Gül'ü söyler manzumeler ve şiirler boyu.

Şimdiye kadar neler
söylenmedi Gül hakkında, neler yazılmadı. Yazmakla bitirilemedi ve bitirilemeyecek. Adına na't
dediler Gül'ü anlattılar; tazarru dediler, Gül'e iltica ettiler. Siyer dediler hayatını söylediler, şemail
dediler vasıflarını sayıp döktüler. Hilye yazdılar yakınlıklarını ifade için, mi'raciye dizdiler şanını
tebcil için. Besteler yaptılar Gül terennümünde, İlahiler söylediler Gül deminde. Na'tî diye
mahlas kullandılar, divanlar doldurdular; adını anarak başladılar mesnevilere bir bakışına mazhar
olmak için. Aherli kağıtlara döküldü bin bir harf düz ve eğik, Gül'ü yazmak için yarıştı gubari ile
şikeste ta'lik. Hamdullah'tan Hâmid'e harf başına şükür diye yazdı divitler; Levnî'den
Osman'a tel tel renk verdi çivitler. Ne yana baksa Gül'den bir iz görür gözler, ne yöne dönse
Gül'ü özler, geceler ve gündüzler. Eşya ve varlık Gül için vardır ve Gül, eşya ve varlık olur
serâpâ. Bir milyon adı varsa aşkın, bir eksiğiyle hep Gül'den alır ilhamını. Kağıt, kalem ve
kitap... Söz, kelam ve hitap... Her suret ve her şekilde Gül'e mahkum. Nitekim kimiler Gül
dediler, ömür boyu Güldüler; kimiler Gül dediler, Gül uğruna öldüler.

Gül'ü anlatmayan
dil ne söyler ki efsaneden başka!.. Gül harflerinden Gül söylemeyen kelimeler gerçeği olmayan
isimlerden öte nedir ki?!.. Gül kokusu taşıyan bilgi canda ışık; Gül destesi götürmeyen kervan
bedene kuru yüktür.

Gül hakkında en müstesna sözleri Divan şiiri söylemiştir. Türk
şairlere özgü bir tür olan Hilye'lerden siyer kitaplarına; mevlidlerden mi'raciyelere; divanlar ile
her türlü mesnevilerin başında Tevhid ve münacaatlardan sonra yer alan na'tlardan düzyazı
eserlerdeki hamdele ve salvele bölümlerine varasıya kadar hep "önce Gül" der kalemler. Divan
edebiyatının Gül hakkında söyleyecek sözüne hadd ü pâyân mı bulunur? O şairler ki kitapları
yahut sözlerinin, en başında O'nun adını anmakla korunabileceğine inanmışlardır. Bir divan
şairinin, kendini şair saydırmak, yahut şairliğinin kanıtı olan divanını tertib etmek için yazması
gereken şiirlerden biri de Gül hakkında inşad edeceği kasidesidir.

*

Hz.
Peygamber'den bahseden manzumeler belli bir konu sınırlaması içinde düşünülemezler. Risalet,
hicret, mucizeler, din yolunda çektiği sıkıntılar, ümmetine va'd ettiği şefaat, özel bir kıssasının
anlatımı vs. hep divan şairinin konuları arasındadır. Ancak daha da önemlisi na'tlardır ki divan
şairine, Gül'e karşı beslediği duygularını dile getirme fırsatı verir. Beşeriyetin en hayırlısına,
varlığın en şereflisine karşı gösterilen bu sevgi ve saygı, şairin dilini ve yolunu aydınlatır hiç
farkına varmadan, kelimelerini birdenbire güzelleştiriverir. Bütün divan şiiri ürünleri içinde dilin en
güzel ve sanatlı kullanıldığı manzumeler, yalnızca ve yalnızca na'tlardır. Bunun sebebi, şairin
içinden geldiği şekilde anlattığı Gül aşkıdır, Gül'e bende olmanın samimiyetinden kaynaklanan
sanattır. Allah'a yakınlık bakımından hiç kimse nasıl Efendiler Efendisi'ne ulaşamazsa, şair de
peygamberine ulaşma yolunda kimse kendisine ulaşamasın ister. O'nun erdiği makama nasıl
kimse erememişse, O'na yol alırken de kimse şaire yetişemesin ister. Bu şiirlerden pek çoğunun
özel gün ve gecelerde okunmak üzere bestelenmesi, onların halk tabakaları arasında da
Peygamber sevgisini çoğaltıcı eserler olarak yaygınlaşmasını sağlar çünki.

Evrenin en
güzel Gül'üne yazılan müstakil eserler içinde en yaygın okunanı hiç şüphesiz Süleyman
Çelebi'nin "Vesîletü'n-Necât (Kurtuluş vesilesi)" adıyla bilinen Mevlid'idir. Bunu Hakanî
Mehmed Bey'in Hilye'si (Hz. Peygamber'in suret ve siret güzelliklerinin anlatıldığı eser), sonra
da Nâyî Osman Dede'nin Mi'râciye'si izler. Bu üç eser de zamanla musıkî formunda okunmuş
ve çağlar boyu geniş halk kitleleri tarafından sevilerek Türk kültürünü yönlendirmiştir. Na'tlar
içinde Nazîm'in küçük bir divan oluşturacak kadar çok sayıdaki maznumeleri ile Fuzulî'nin Su
Kasidesi, Nabî'nin coşku dolu dizeleri, Şeyh Galib'in müseddes tarzında yazdığı muhteşem
eseri, Nef'î'nin "sözüm" redifli kasidesi ilk akla gelebilecek olanlardır. Çok sayıda na't
yazdıkları için Na'tî mahlasıyla bilinen Na'tî Mehmed, Na'tî Ahmed ve Na'tî Mustafa efendiler
de Gül'e olan aşkı doruğa ulaştıran, fanilerin söyleyebileceği en müstesna sözleri söyleyen
şairlerdir. Bu arada değişik şairlerin na'tlarının derlenmesiyle oluşturulmuş Nu'ût-ı Nebeviye
mecmualarını da hatırlamak gerekir.

Na'tların gazel tarzında yazılanları da vardır elbet.
Bunlar genellikle vezin yönlendirmesiyle şekil bulan ve 4 mefâîlün kalıbıyla yazılıp "...yâ
Rasûlallah" redifiyle sona eren gazellerdir. Bu tür na'tlar içinde Zekâî Mustafa
Dede'nin,

Garîk-i bahr-i isyânem şefâat yâ Rasûlallah
Esîr-i nefs-i nâdânem şefâat
yâ Rasûlallah

beytiyle başlayan kısa na'ti gibi manzumeler XVII. yüzyıldan itibaren
sıkça görülür. Leyla Hanım'ın,

Alîl-i derd-i isyâne devâsın yâ Rasûlallah
Bize sûy-ı
cinâne reh-nümâsın yâ Rasûlallah

dizeleriyle başlayan na'ti, Şeyhülislam Arif Hikmet
Bey'in,

Ser-i kûyunda kemter hâk-i râhım yâ Rasûlallah
Nesîb-i âsitânındır penâhım
yâ Rasûlallah

ve Musahip Mustafa Paşa'nın,

Hevâ-yı nefse cânım mübtelâdır
yâ Rasûlallah
İşim hep çcümleten cürm ü hatâdır yâ Rasûlallah

matlalı gazelleri bu
tür na'tların en ünlüleridir. Gazel tarzında olup hakkında menkıbevî rivayetler de bulunan bir şiir
de Nabî'nin na'tıdır. Onun hac seyahatinde Medîne'ye varmak üzereyken söylediğine inanılan
ve şehre girdiği esnada Mescid-i Nebevî müezzinlerinin hep bir ağızdan kerameten okudukları
menkıbevî üslupla anlatılan şiir şu beyitle başlar:

Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı
Hudâdır bu
Nazargâh-ı İlahî'dir makâm-ı Mustafâdır bu

*

Bütün bunların
dışında, Gül'den bir vesile ile bahsedecek olan şair için ilk başvurulacak kaynaklar,
mucizelerdir. Efendiler Efendisi'ni hastalıkların devası, cennet yolunun klavuzu, Allah'ın Habîbi
olarak gören şair, O'ndaki beşeriyet kadar nebeviyeti de söz konusu etmekten hoşlanır;
yüceliğini dile getirmek için sık sık mucizelerden bahseder. Fenâyî'yi dinleyelim
mesela:

Et kıyâs parmaklarından mu'cizâtın gayrı bes
Çeşme akdı her birinden
eyleyip şakku'l-kamer

Demek ister ki: "Sen O yüce peygamberin mucizelerindeki
ihtişama bak ki, yalnızca parmakları bile her birinden çeşmeler akıttı, ve şehadet parmağıyla ayı
ikiye böldü." Hudeybiye'de Ashâb'ın çok susadığı bir anda Efendiler Efendisi son tastaki suya
bir elini sokup diğer elinin beş parmağından beş çeşme gibi su akıtmış ve ashab hem abdest
alıp hem kana kana içmişlerdir. Keza Mekke müşrikleri kendisinden mucize istedikleri vakit
şehadet parmağıyla işaret edip ayı ikiye yarmıştı, hani İslam tarihleri ve siyerlerin şakku'l-kamer
diye zikrettikleri mucize. Şair Gül'ün yalnızca parmaklarından sadır olan mucizelerinin bu derece
büyük olduğunu, diğerlerine sıra gelirse anlatmaya kelimelerin yetmeyeceğini ancak bu kadar
güzel anlatabilir değil mi?!...

Divan şairi Gül'den bahsedeceği zaman O'nu eşref-i
mahlûkât, cihan bağının nadide çiçeği, varlığın evveli ve âhiri, şefaatin kaynağı, mahşer
gününün efendisi, ahsen-i takvîm, güzel ahlakın tamamlayıcısı gibi sayısız vasıfları bir anda
sıralayıverir. Bütün amaç Gül'den şefaat istemektir ya hani, bunun için sık sık O'ndan
bahseden âyetlere ve kudsî hadislere müracaat eder. Bu durumda ayetler genellikle şiirdeki
vezin zaruretini de beraberinde getirir ve tamamı yerine bazı ibareler şeklinde zikredilir. "Ahsen-i
takvîm, kaabe kavseyn ve ev ednâ, leamrük, lî-maallah, Kâf u Nûn, Tâhâ ve Yasîn, mâ
zâğa'l-basar, Sidre ve müntehâ, rahmeten li'l-âlemîn, tarfetü'l-ayn" gibi ibareler bunlardandır.
Şu beyit Nesîmî'ye aittir:

Vasfını "Ve'n-Necmi" "Ve'ş-şemsi" "Tebârek"
söyledi
Şânına "Tâhâ" vü "Yâsîn" geldi Hak'tan beyyinât

Hz. peygamber'den
bahseden hadisler de zaman zaman divan şairlerinin konuları arasına girer. Bunlardan en ünlü
olanı "levlâke levlâk" sırrını taşıyan hadis-i kudsîdir. Bunu "ene efsah" ve "medinetü'l-ilm" gibi
ibarelerin geçtiği hadisler takip eder. Beyti Şeyhülislam Yahya'ya söyletelim:

Sana
mahsûs lutfudur Hakk'ın
Tâc-ı "Levlâk" u taht-ı "Ev ednâ"

Gül'ün şanı söz
konusu olunca tasavvufî divan şairlerinin en ziyade andıkları kelime "muhabbet"tir. O ünlü
beyitte olduğu gibi:

Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl
Muhammed'siz
muhabbetten ne hâsıl

Ebced geleneği bile Gül hakkında abidevî bir beytin
doğmasına kapı aralamıştır:

Aman lafzı senin ism-i şerîfinle müsâvîdir
Anınçün âşıkın
zikri "amân"dır yâ Rusûlallah

"Amân" ile "Muhammed" isminin ebced karşılığı 92
eder. Buradan âşıkın "amân!" diye her haykırışında aslında Hz. Peygamber'i anmak istediğinin
söylenmesi ne kadar da şairane bir buluştur. Hezâr gıbta!..

*

Burada divan
şairinin iman cephesinden İslam'ın varlık sebebi olan Gül'e bakışındaki genel kabulleri vermeye
çalıştık. Şimdi en başa dönelim ve bir Gül olarak, Gülde bir remz olarak, teri Gül kokan,
yüzünde Gül, ağzında gonca görülen Efendiler Efendisi'nden Güle yansıyan ilham dolu birkaç
beyit ile sözü tamamlayalım. Böylece bütün Türk coğrafyasını doldurarak bir aşka dönüşen Gül
medeniyetinin aslında bir iman ve aşk medeniyeti olduğunu anlayalım.

Dicle'nin serin
yamaçlarında gözyaşlarını ikindi sularına karıştırarak Kıble'ye yönlendiren bağrı yanık şair
hasretini anlatıyordu ve o Fuzulî idi:

Suya versin bâğbân Gülzârı zahmet
çekmesin
Bir Gül açılmaz yüzün teg verse bin Gülzâre su

Sultan, rüyalarının
sevgilisine Gül rölyefleriyle başı üzre yer vermek için sorgucunu O'nun ayak izinden yaptırıyor
ve üzerine şu dizeleri nakşettiriyordu; o dahi Sultan Ahmed idi:

Nola tacım gibi başımda
götürsem dâim
Kademi nakşını ol hazret-i şâh-ı rüsülün
Gül-i Gülzâr-ı nübüvvet o kadem
sahibidir
Ahmedâ durma yüzün sür kademine o Gülün

Ve sultanın mürşidi -ki adına
Hüdâyî denir- her yüzde Gül'ün aşkını okumaktaydı:

Gül ağlama Gül bize
Ele diken
Gül bize
Gül olanın yüzünde
Gül açılır Gül bize

Ve bugün biz, bir çağa geldik,
Gül için feryâdlar çağına:

Güle gûş ettiremez boş yere bülbül inler
Varak-ı mihr ü
vefâyı kim okur kim dinler

Şikayet değildir kasdımız Gül'e, cür'etimiz içimizin
yanışından. Gülistanlarda savaşlar var bugün Gül'üm ve bülbüllerin kurşuna dizilip kefensiz
gömülüyor artık. Hiç bugünkü kadar yakışmadı Kâbe'ne siyahlar ve biz seni hiç bugünkü kadar
özlemedik. Varlığa bir Gül ise sebep, kokusundan ya renginden nasıl duralım ayrı.


Ebedî Gülşeninde tek ayak üzre duracak bir yer de vermez misin bize
Gül'üm?!..


Prof. Dr. İskender Pala
Kullanıcı avatarı
mavera
 
Mesajlar: 46
Kayıt: 23-11-2005 01:00:00

VAHDETİN GÜL'Ü

Mesajgönderen mavera » 24-11-2005 17:23:55

Ondört
asır evvel yine bir böyle geceydi. Kumdan ayın on dördü bir öksüz çıkıverdi.
Bahardı...
Dışarda, kumların üstünde, kahrı da, zehri de zevk adına yutan insanlardı... Çıldırmış
azgınlıkların pençesinde beşer bir canavardı. Ve zamanın paslı aynasında eskiyen yürekler
kayalar kadardı...

Bahardı... İçerde, Âmine’nin kucağında, nur ile yıkanmış bir Gül
kokusu vardı... Kaç bin senedir beklenen yâr, meğer o yârdı. Arasına sınır taşları dikilmiş
zamanın saadet damıttığı çağlar, işte o çağlardı. Gece seherlere uzardı ve dudaklarında
Âmine’nin “Gülüm!” diyen bir gülümseme tekrarbetekrardı.

Sevgili o gece bir “Gül” oldu,
ve beşeriyet gülü bir cins ad olmaktan o gün çıkardı.

Gel ey vahdetin Gül’ü, hasretin
Gül’ü... Kokunla gel ve renginle gel!.. İlhamın ve âhenginle gel!.. Aşkınla olmazsa sevginle
gel!.. Gel ki serazad kuşlarca süzülsün yürekler çiçeklere; ve çiçekler yenik düşsün aşkını
eleyen kelebeklere... Gel de, gizemli alfabelerle yazılmış mektuplarını bebekler okusun; gel,
kınalı parmaklar tezgahlarda cümle cümle şiirlerini dokusun...

Ay vurgunu gecelere
şavkı dökülsün nurunun, neyler üveyiklere ağlasın ve ölümsüz besteleri Gül adına çalınsın aşk
tanburunun.

Gel ey günlüklerde yığın yığın gözyaşlarıyla kararan bahtımızı Gül’e
döndüren Haberci... Gel ey, sevgilerinden sıyrılan vicdanları mor salkımlı zamanlarda kurtuluşa
ulaştıracak Elçi... Şafaklarına kırağı düşmüş aldanışları pişmanlıkla yuyup yıkayan ihtiyar
adamlar ve genç kızlar için gel, aşksızlığının kör akşamlarını mezar taşlarında tekrar be tekrar
okuyan dolunaylar ve yıldızlar için gel. Yıldızlarına uyabilelim diye bizi şevklendirmek ve
şavklandırmak için de gel; birimizi birimize sevdirmek, birimizle birimizi sevindirmek için de gel...
Mekanların daraldığı ve zamanların dürüldüğü depremler gibi gel ve titret içimizi Sevgili... Ta ki
bülbüller bir Gül için söylesin en müstesna şarkılarını:

Kâşki sevdiğimi sevse kamu halkı
cihân

Sözümüz cümle hemân kıssai cânân olsa

*

Gül’e söz verelim,
defterimizdeki karaları aklamak için... Gül’ü sevdiğimizi söyleyelim, içimizdeki kirleri paklamak
için...

Aç bir karnı doyuralım Gül adına, Hakk’ın da kuşları rızıklandırdığını hatırlayıp...
Sıkıntıdaki dostun imdadına koşalım Gül’ü anarak, gül alalım, gül satalım... Hayırlı işlere önayak
olalım Gül çağında, ta ki ateş vaktinde güller açsın yüzümüz... Bir merhabayı Gül hatırına
söyleyelim küstüklerimize, hani helal lokma yer gibi... Doğrulardan ve iyilerden çoğaltalım
dostlarımızı Gül bahçesinde, ta ki bir sarsılışla sarsıldığımızda arkadaşlardan saysın yıldızlar bizi.
Ve ağlayalım hasretiyle Gül’ün, ki arıtsın bağrımızın pasını yaşlar... Göz son kez kapanmadan,
birkaç damla ile olsun... İnci, mercan hediye!..
Bir Aşk Masalı:

Kıl şebistânı müşerref
kim nisârun kılmağa

Rişteden dürler çeküp cem’ eylemiş dâmâne şem

Diyor ki
Fuzulî:

Bir âşık varmış vaktiyle; muma benzeyen bir âşık... Mum gibi yalnız, mumleyin
başında ateş... Yanar yakılırmış geceler boyu ve gönül ateşiyle aydınlatmaya çalışırmış hicranın
ve hasretin karanlıklarını... Hiç uyumaz, dilinde sevgili adı, göz kapıda, beklermiş durmadan...
Gecelerden bir gece, belki bir vuslat gecesi olur da sevgili geliverir diye umutlanır, bu umutla
tıpkı mum gibi can ipinden inciler döker, ve eteklerinde biriktirirmiş yığın yığın... Ta ki sevgili
geldiğinde hazırlıksız yakalanmış olmasın ve yüz görümlüğü olarak ayağına saçacağı incileri
bulunsun...

Gül yüzüne bakacak yüz ver bize Taala!... Vuslat için aşk ver bize
Allah'im!..

prof. dr. iskender Pala
Kullanıcı avatarı
mavera
 
Mesajlar: 46
Kayıt: 23-11-2005 01:00:00

AH EFENDİM ...

Mesajgönderen mavera » 24-11-2005 17:25:25

Ah!
Efendim



Muammer Bilgiç



Özleminle kavruldum ah
Efendim!
Gül kokunu unuttum ah Efendim!
Hayalinle avundum ah
Efendim!
Sünnetine tutunsam ah Efendim!



Sinemde bir sızı ah
Efendim!
Vicdanım tasalı ah Efendim!
Letaif yaralı ah Efendim!
Mücrimim tasmalı ah
Efendim!



Alemlere rahmetsin ah Efendim!
Bizlere rehbersin ah
Efendim!
Ellerde cevhersin ah Efendim!
Ümitler şefaatin ah Efendim!




Kul Muammer gurbette etraf bataklık,
Aklına güvendi akıl tek paralık,
Kalp yaralı,
irade fersiz, işi safsatalık,
Nur sinene başım koymaya gelsem.
Kullanıcı avatarı
mavera
 
Mesajlar: 46
Kayıt: 23-11-2005 01:00:00

Mesajgönderen mavera » 25-11-2005 15:34:50

BİR GÜL CEMRESİ
BEKLİYORUZ...




“Örtün, üstümü örtün!..”

Yüreğim üşüyor… “Gül”den
ayrı düşen yüreğim, buz dağına döndü, üşüyorum… Kanadı kırık sevdâların şehbâl açtığı
yüreğimde, Gül Yetimleri’nin hüznünü bölüşüyorum…

“Örtün, üstümü örtün!..”


Üşüyor yüreğim…Yüreğimi gül yaprağıyla örtün ki, her yanımı “Gül” kokuları bürüsün...
“Gül” esintileriyle handân olan yüreğim, âteş-i aşka düşüp “Gül”ün gölgesinde yürüsün... Rûhum
gülistana dönerken; yüreğim “Gül” aşkıyla kavrulsun ve Muhabbetullah’ın âsûde ikliminde
inşirâh bulsun…

“Örtün, üstümü örtün!..”

Yüreğim üşüyor... “Gül”ün nefesiyle kor
hâline gelen bir ateş düşsün ki yüreğime, ılık bahar meltemlerinin getirdiği ebr-i nîsan ile
kalbimdeki buzlar kelep kelep çözülsün … Kalplerden taşıp, göz pınarlarından çağlayan “Gül”
kokulu şebnemler, rahmet olup yanaklardan süzülsün... Erisin Gül Cemresi’yle yürek
yaylasındaki karlar... Yıllardır beklediğimiz bu son cemreyle kalbimize demir atsın cennet-âsâ
baharlar...

Üşüyor yüreğim… Bir bahar tebessümüdür
özlediğim…Bir Gül Cemresi’dir beklediğim… Cân evime öyle bir cemre düşsün ki, yüreğim sevgi
çerâgıyla “gönül” hâline gelsin… Gönüldeki sevdâlar, cezir vakti kanat çırpan bir ak güvercin
olup Mâverâ’ya yükselsin… Kalpteki masivâ ateşi sönsün... Kıbleden gelen ışığın İlâhî
tecellîsiyle süveydâ-i kalp nûra dönsün… Hakk’ın inâyetiyle; beşeriyeti varlık bestesine
kavuşturan, insanlığı kendi fıtrat yüzüyle tanıştıran ve Âdemoğlundaki muhabbeti, Muhammedî
sevdâlarla buluşturan bir Gül Cemresi düşsün yüreğimize...

Bir Gül Cemresi bekliyoruz…


Kalplerin, “Sonsuz Nûr”un rehberliğinde yeniden hayat bulması için… Yüreğimizdeki her
hücrenin besmeleyle yeniden kendine gelmesi için… “Gül”e sevdâlanan ve İlâhî aşkla yanan
gönüllerin yeniden yaratılış sırrında karar kılması için... Ve nihâyet sonsuzluk nağmelerini idrâk
eden “Gül”e pervâne sînelerde gülün herdem canlı kalması, ruhların ebediyyen gülmesi için, bir
“fasl-ı ganîmet” olan Gül Cemresi bekliyoruz…

Bir Gül Cemresi
bekliyoruz…

O cemre ki, İlâhî sevdânın nûruyla gönüllerimizi
gül-deste eden, efsûnkâr güzelliklerle kalplerimizi dil-beste eden bir muhabbet fermânıdır... O
cemre ki, yüreklerimizdeki küllenmiş sevdâları kor hâline getirip tutuşturan, gönüllerimizdeki
firkât ateşini rahmet deryasına kavuşturan, “Kevser akan, “Gül” kokan” güzelliklerle hissiyatımızı
buluşturan bir vuslat çağlayanıdır... O cemre ki, dilin söyleyemediğini anlatan, sözün ifâde
edemediğini âşikâr eden bir “Hüsn-ü Aşk” destanıdır... O cemre ki, Hz. Âdem’in niyâzı, Hz.
İbrahim’in duâsı, Hz. Îsa’nın müjdesi, Hz. Âmine’nin rüyâsı olup, “Levlâke levlâk...” sırrının
tercümânıdır… Hülâsâ o cemre, gönül yaralarımızın “Gül” mushaflı dermanıdır....


Bir Gül Cemresi bekliyoruz…

Gül Cemresi düşen
yürekler; hidâyet bularak hayâtiyet kazanır, kıyısı olmayan rahmet ummânına yelken açarak
“Mutlak Hakikat”i tanır ve sevgilerin en yücesi adına “Gül” yüzlü sevdâlarla hemhâl olarak âyet
âyet yıkanır... O halde gelin hep berâber, “Gül” dalından bir mızraba râm olup, gönül tellerimizi
“Gül” aşkıyla akort edelim ki, gönlümüz “Gül”le meftûn olsun, hazâna eren kalbimiz bu kutlu
cemreyle yeniden baharı bulsun.... Yüreğimizde katmer güller açılsın, ömür defterimizdeki
“sedir”den sayfalar boş kalsın ve her hâlimiz “gül” yapraklarına yazılsın…Ve böylece bizler de; “Gül
Mevsimi”nin ferah-fezâ ikliminde yeni bir bahara uyanalım ve mest ü mâhûr bir hayata yeniden
merhabâ diyelim…

Şâirin; “ Esti nesîm-i nevbahar, açıldı güller
subh-dem” dediği bir zaman dilimindeyiz... Şimdi “Gül Mevsimi”ndeyiz... Bahardaki dirilişi
yaşıyoruz... Her bahar gülün goncaya durmasına; her gül de; bir dirilişe, bir uyanışa, bir rahmete
vesiledir… Zâten baharın bir adı da “gül mevsimi” değil midir? Bu sebeple bahara; “vakt-i gül,
mevsim-i gül, devr-i gül” denilmemiş midir.... Bu yılki baharımız; Ay ve Güneş’in “Gül” faslına
berâber şâhitlik ettiği müstesnâ bir bahardır... Çünkü, “seyyidü ezhârü’l cenneh” (cennet
çiçeklerinin serveri) diye vasfedilen katmer gülün açılma vaktiyle, “Kâinatın Solmayan Gülü”nün
dünyaya teşrifleri aynı zamana - kamerî ve milâdî aynı tarihe- tevâfuk etti... İnşâ’Allah bu güzel
buluşma; beşeriyetin gönlünde “Gül” tomurcuklarının açılmasına, yeni bir müjdeli şafağın
sökmesine ve hasret kaldığımız gerçek baharların yeniden gönül semâlarımızda tulû etmesine
vesile olur…

Gündönümünü yaşadığımız bu zaman dilimindeki
niyâzımız, gündönümlerinin artık “Gül” dönümü olması… Bu Gül Mevsimi’nde; hem başı dik
dağın, hem de boynu bükük sümbülün hâlet-i rûhiyesiyle, her ölçümüzü “Gül”den alalım;
kalbimize, aklımıza, irâdemize ve duygularımıza “Gül”ün gösterdiği istikâmette yön verelim...
Mânanın vârisleriyken, maddenin köleliğinde körelip âmâ hâline gelen gözümüzü ve
gönlümüzü “Gül”ün nûruyla ışığa kavuşturalım… Eğer bizler; hayatın her karesini besmeleyle
fetheder ve “Yeşil Köşkün lâmbası”nı “Gül”ün nûruyla yakabilirsek; işte o zaman; gönlümüz
gülşen, çehremiz rûşen, çevremiz şen olacak; duygularımıza “Gül”e mümâsil bir renk,
ölçülerimize“Gül Devri”nden bir mihenk gelecek ve dünyamız, “Gül” mihverli bir ahenkle
gülecektir…

Fakat ne çâre ki, yıllardan beri “Gül Mevsimi”nin gül-efşân
güzelliklerini idrâk edemiyoruz bir türlü... Ne yazık ki, hazân eriyor hayatımıza, bahar
gelmeden... Ve şimdi, “Hüzün Yılı”nın en hazin günlerinden daha kederli bir zamanı yaşıyoruz ...
Kutlu Emânetin Emîn Mimârı’ndan bize kalan ve “iki büyük emânet” olan “Kur’an ve Sünnet”e
hakkıyla sahip çıkamıyoruz... Kur’an sadece evimizin duvarında asılı kaldı; Sünnet ise ne acıdır
ki önemsenmez oldu, tartışılır hâle geldi ve inkâra başlandı… Heyhât!.. Bizler bu emânetlere
sahip çıkmak şöyle dursun, “Gül” mushaflı sevdâmızı yok etmek isteyenlere bile sesimizi
çıkaramıyoruz; yalnızlıktan, yılgınlıktan, yorgunluktan ve âcizlikten....


“Gül”ü gerçek mânâsıyla gönlümüze hâkim kılamadığımız, O’nun mübârek “İz”inden
ayrıldığımız için; yalnızız, yılgınız, yorgunuz ve âciziz... Yalnızlığımız; Müslüman olarak birbirimizi
kâmil mânâsıyla sevememekten, vahdetten ayrılıp kesrete düşmekten ve kardeşliği unutup
tefrikada karar kılmaktan... Yılgınlığımız; madde ile mânanın, ilim ile îmânın, akıl ile kalbin
terkîbini yapamamaktan, kalem, kılıç ve âsâyı; alınteri ve duâ ile yoldaş edememekten....
Yorgunluğumuz; “Gül”ün gölgesinde nefeslenmeyip, nefsin peşinde bîtap düşmekten ve
maddeye esir olup dünyayı kalbimize yüklemekten… Ve âcizliğimiz ise; “En Azîz” olanı unutup,
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” ölçüsünü terk etmekten, İslâm hakikatinin insana yüklediği
keyfiyeti hakkıyla anlamayıp, bunun yerine, nefsânî arzularımızı ikâme etmekten, Kur’an ve
Sünnet çizgisini bırakıp, “Gül”ün muazzez ikliminden uzaklaşmaktan… Yâ Rabbi!.. Hakk’ı
bilmeyi, hakikati ölçü almayı, “Gül”ün gölgesinde kalmayı, “Gül” aşkını gönlümüze hâkim kılmayı,
“Gül”ün emrettiği gibi kardeş olmayı, “Gül” yaprağıyla dünyadaki bütün mazlumların gözyaşını
silmeyi ve “Gül” ikliminde kendimizi bulmayı bizlere yeniden nasip eyle... “Yâ Rabbi!.. Dünyayı
elimizden alma, fakat kalbimize de koyma…”

Ey En Güzel Gül!...
Ey Şâh-ı Rusül!... Sen Rabbinden “Eşyânın hâkîkatini öğrenmeyi” talep ederken, bu muazzam
duânın sırrına eremeyen biz kalbi vîrâneler ise; hâkikâtini bilmediğimiz eşyalara sâhip olmak
için ömür sermâyemizi boş yere tüketiyor ve evlerimizdeki eşya kalabalığı içinde “Hakikat
Sırrı”nın farkına bile varmadan beyhûde yere yorulup tükeniyoruz...


Aslında bizler; Efendimiz’in teri gül koktuğu için, gülü her kokladığında salâvat getiren; gül
yaprağının yere dökülmesini dahi günah addederek, kitap sayfaları arasında itinâ ile gül yaprağı
kurutan bir medeniyetin vârisleriyiz... Bu “Gül Mevsimi”nde ellerimizi yaprak yaprak semâya
açarak; aziz milletimizin gönlünün yeniden “Gül”e yâr olması için duâ edip yalvaralım...
Güzelliklerin hicret ettiği, huzurun terk-i diyâr edip gittiği bu mübârek vatan topraklarında
yeniden “Gül” fidelerinin filiz vermesi için Hakk’ın dîvânına gözyaşlarıyla varalım... Çünkü, “Gül”
kokusundaki aşk rüzgârlarından nasipdâr olanlar, seher vakti sevda yaylasının yollarını
gözyaşlarıyla aşındırırlar.. Öyleyse gelin hep birlikte, gönlümüzün sesini, gözyaşıyla ıslattığımız
“Beyaz Dilekçe”lere cümle cümle dökerek: ‘Yâ Erhame’r-Râhimîn!.. Yeni bir Gül Cemresi düşür
Ademoğlunun gönlüne…Bu garip ümmete baharı soluklat yine… Yeniden döndür kahraman
milletimi tarihî mefâhirine…’ duâsını Cenâb-ı Allah’a arz edelim... “Âlemlere Rahmet” olan
“Kâinatın Efendisi”den de şefâat isteyelim: ‘Ey Emsâli Olmayan Gül!.. Kalmadı bu mazlum
ümmette, bu aziz millette artık tahammül, ne olur bize de bir gül, tebessümünle şâd olsun her
mü’min gönül’ diyelim…

Duâlarımız odur ki, son nefesinde bir demet gül isteyip,
onu koklayarak rûhunu teslim eden Hz. Ali (r.a.) gibi, bizim ömrümüzün bidâyeti de, nihâyeti de,
ilk faslı da, son faslı da Fasl-ı Gül olsun… Ve gönlümüz dâima “Gül” aşkıyla dolsun...


“Gül Mevsimi”nde, Gül Yetimleri’nin “Gül’e sevdâlı yüreklerini Gül
Cemresi’nden mahrum bırakma Yâ Rabbi!..

Gül Efendim, gülümse bize… “Gül”
yüzünden nur yağsın yüreklerimize… Yalnızız, yılgınız, yorgunuz, âciziz, perişânız, günahkârız,
öyle muhtacız ki şefâatinize... Ne olur imdâd eyle bize...

“Erir canlar o
Gül-bûy-ı revân-bahşın hevâsından,

Güneş titrer, yanar dîdârının bak,
ihtirâsından,

Perîşân bir niyâz inler hayâtın müntehâsından


Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım Yâ Resûlallah…”



DR MEHMET GÜNEŞ.
Kullanıcı avatarı
mavera
 
Mesajlar: 46
Kayıt: 23-11-2005 01:00:00

Mesajgönderen mavera » 25-11-2005 15:50:19

HAZRETİ MUHAMMED KİMDİR ? ( S.A.V. )


Hazreti Muhammed ( s.a.v. ) öyle bir zattır ki , Azamet-i
Maneviyesinden dolayı sath-ı arz O’nun ( s.a.v. ) Mescidi Aksası , Mekke-i Mükerreme O’nun
( s.a.v. ) Mihrabı , Medine-i Münevvere O’nun ( s.a.v. ) minber-i fazl-i kemali ; cemaatı
mü’minine en son ve en ali imam ve nev’i beşerin hatib-i şehiri , saadet düsturlarını beyan eden
, bütün mevcudatı terbiye ve tenvir edcen , nevi beşerin gecesini gündüze , kışını bahara
çeviren , alemde yaptığı inkılap ile alemin şeklini değiştiren , vazifesi itibariyle hakkın burhanı ,
hakikatın ziyası , hidayetin güneşi , saadetin velisi ; şahsiyet ve hüviyet cihetiyle muhabbeti
rahmaniyyenin misali , rahmet-i rabbaniyenin timsali , hakikakat-i insaniyenin şerefi , şecere-i
hilketin en kıymettar ve kıymetli bahadar bir semeresi ; tebliğini ettiği din harika bir sür’atle şark
ve garbı ihata etmiş nev’i beşerin beşte birlik kısmınca kabul ve tasdik olunan, bütün kalbleri
ve akılları kendisine cezb ve celbeden , bütün ruhları ve nefisleri teshir eden , kalblere mahbub
, akıllara muallim ve tenvir edici , ve nefislere mürebbi ve ruhlara sultan ; vahdaniyet-i ilahiyyeye
bir burhan-ı sadık-ı natık ve tevhidin hakikat olduğuna bir delil-i hak ve saadeti ebediyyenin
vusülüne sebep , duasıyla , ubudiyetiyle o saadetin vücuduna ve icadına vesile bu
mevcudatın en meşhuru ve a’dasının tasdikiyle dahi en mükemmeli ve en büyük kumandanı ve
en namdar hakimi ve sözce en yükseği ve akılca en parlağı ve ondört asrı faziletiyle ve
kur’anıyla ışıklandıran getirdiği saadeti beşeriyye tılsımıyla en bedevi ve ümmi ve en zalim ve
cahil bir kavmi kısa bir zamanda dünyaya üstad ve hakim eyleyen , bütün güzel huy ve
hasletlerin öğreticisi , ayetlerin sarahatiyle , bir parmağının işaretiyle ayı ikiye bölen ,bir avucu ile
a’dasına attığı az bir toprakla gözlerini etkisiz kılan susuz kalmış kendi ordusuna beş
parmağından kevser gib akan suyu kifayet derecesinde içiren nakl-i kati ile ve bir kısmı tevatür
ile yüzler belki binler mücizatın sahibi ve ahlakı hasene ve kematta en ali , kur’an gibi ayn-ı
hak ve hakikat bir fermanın tercümanı ve tebliğ edicisi , milyarlarca insanın rehberi ve mercii,
akılların muallimi ve mürşidi ve müzekkisi , ruhların medarı inkişafı ve madeni , terakkiyatı olması
cihetiyle mislinin bulunmaması naşiri olduğu din-i mübin-i islamın bütün ibadatında , bütün
envaında en ileri ve herkesten ziyade takvada bulunması ve Allah’tan ( c.c. ) korkması ve
fevkalade daimi bir mücehadat ve dağdağalar içinde tamıtamına ubudiyyetin en ince esrarına
varana kadar müraat etmesi ve hiç kimseyi taklid etmeyerek ve tam manasıyla ve mubtediyane
fakat en mükemmel olarak , hem ibdita ve intihayı birleştirerek yapması , marifeti rabbaniyeyi
rabbani bir şekilde tavsif etmesi , tebliği risalette ve nassı hakka davette o derece metanet ve
sebat ve cesaret göstermesi ve büyük devletler ve büyük dinler, büyük kavimler ve büyük
kavimler içinde büyük kabileler ve amcası gibi O’na ( s.a.v. ) şiddetli adavet gösterdikleri
halde zere miktar bir eser-i tereddüt ve bir telaş ve korkaklık göstermemesi tek başıyla bütün
dünyaya meydan okuması ve başa da çıkması ve islamiyeti dünyanın başına geçirmesi ,
imanda öyle fevkalede bir kuvvet ve harika bir yakin ve mucizane bir inkişaf ve cihanımızı
ışıklandıran ulvi bir itikat taşıyan o zamanın bütün efkarı ve akideleri ve hukemanın hikmetleri
ve ruhani reislerin ilimleri ona muarız ve muhalif ve münkir oldukları halde ne O’na ( s.a.v.) ne
de yakikine ne itminanına ne de itikadına hiçbir şüphe , hiçbir tereddüt , hiçbir zaaf , hiçbir
vesvese vermemesi ve maneviyatta
ve meratibi imaniyyede terakki eden başta sahabeler
ve bütün ehli velayet onun her vakit mertebe-i imanından feyz almaları ve O’nu ( s.a.v. )
en yüksek derecede bulmaları bilbedahe emsalsiz olduğunu göstermesi böyle , böyle
emsalsiz bir şeriat ve misilsiz bir İslamiyet ve harika bir ubudiyet ve fevkalade bir dua ve
cihan-perverane ve pesendane bir davet ve mu’cizane bir iman sahibi olan doğruluğuna ve
peygamberliğine geçmiş kitablar başta olmak üzere tüm tarihin musaddak ettiği Habibullah
( s.a.v. ) vasfıyla anılan , bu alemin medar-ı iftiharı , iki cihanın sultanı , kainatın iftihar
tablosu , fahr-i alemi ve şeref-i ben-i adem-i ve en mühim zatıdır…


SAİD NURSİ





MAVERA...
Kullanıcı avatarı
mavera
 
Mesajlar: 46
Kayıt: 23-11-2005 01:00:00

Mesajgönderen ruzgar_gulu » 26-11-2005 10:50:35

hz
peygambere övgüler bölümünde HZ MUHAMMED KİMDİR ( S.A.V. ) adlı yazınızı okudum ve
çok beğendim. ama size bir sorum olacak bu yazıya bediüzzamanın eserlerinin hiç bir yerinde
rastlamadım.beni bu konuda bilgilendirirsiniz diye çok sevinirim ...
Kullanıcı avatarı
ruzgar_gulu
 
Mesajlar: 5
Kayıt: 26-11-2005 01:00:00

Mesajgönderen mavera » 26-11-2005 10:55:23

değerli arkadaşım ruzgar
gulu yazıyı beğendiğinize çok sevindim.bu yazıyı bediüzzaman hazretlerinin her hangi bir
eserinde bulamazsınız.çünkü bu yazıyı ben tüm eserlerinden derleme sonucu elde
ettim.istifade edeceğinizi umarak sizlerle paylaştım.ALLAH biz o sevgilliye hakiki ümmet
olanlardan eylesin.
tekrardan size yazıma gösterdiğiniz ilgiden dolayı teşekkürü bir borç
bilirim.
Kullanıcı avatarı
mavera
 
Mesajlar: 46
Kayıt: 23-11-2005 01:00:00

Mesajgönderen zekeriya » 04-12-2005 18:32:59

SEVİYORUZ SENİ “EY
SEVGİLİ”

( 21. asırdan sevgiliye mektup)

Sen, Sen ki bize tüm kırgınlıkların ve
düşmanlıkların kol gezdiği bir
millete inat, “kardeşlerim” diye hitap ettin Sevgili.. Biz ise
Senin
kardeşliğine layık olamasak da seviyoruz Seni. Seviyoruz bir gül gibi..
Seviyoruz,
Senin bizi sevdiğin gibi
Hira'ya çıkar gibi seviyoruz..Uhud'da savaşır gibi seviyoruz Seni
Ey
Sevgili! Seni görmeden seviyoruz.. Sen dememiş miydin ki, “öyle bir nesil
gelecek ki o
nesil kardeşlerimdir. Onlar beni görmeden sevecek”. Seviyoruz,
görmeden. Vuslatını
seviyoruz, özleminde yanıp tutuşurken. Kainatta bir Gül
tanıdık Sevgili... Bir gül, solmayan
ebedi kalan. Biz o Gülün aşkına
tutulmuşuz. Yanar da yüreciğimiz aşkınla, tutuşur elbet.
Vuslat dayanılmaz
olur bir gün Sevgili. Vuslat dayanılmaz. Sevgini sevgisizlik
şehrinde
barındırırız biz;
avuçlarımızda kor ateşler tutar gibi. Yıkıntılar arasından Senin
sevgini
yudumlarız, şehadet şerbeti gibi...
Ey Sevgili! Sevdamızın aşkına acı bize.. Acı
bize ve şefaatinden mahrum etme
bizi. Etme ki (zira) bizler Senin ümmetiniz... Doğar
doğmaz secdeye gidip,
“ümmeti
ümmeti” dediğin ve ömrün boyunca gecelerce “ümmetim
ümmetim” diye Mevla'ya
yakardığın ümmetiniz ...
Cennet kapıları açılıp, “Gir ya
Muhammet” denildiğinde “giremem ben, ta ki
ümmetim gelmezse, ümmetim yanımda
olmazsa” dediğin ümmetiniz ... Bütün
insanların birbirinden kaçıştığı o günde, “kızım Fatıma
,Oğlum İbrahim Sana
feda olsun. İlla ümmeti, illa ümmeti dediğin o biçare
ümmetiniz...
Seviyoruz Seni Sevgili! Hicret eder gibi seviyoruz biz Seni. Sümeyyeler
gibi
sevemesek de, Bilaller gibi göğsümüzde taşlar yeşertemesek de seviyoruz
Seni Sevgili.
Uhud'da Sana ok isabet etmesin diye önünde duvar olan sahaben
gibi olamasak da, Seni
onlar gibi
sevemesek de aynı sevdayla Seni sevdik; aynı sevdayla güllere Senin
kokunu
verdiği için hayran olduk; aynı sevdayla güllere bakınca kendimizden
geçtik..
Hep aynı sevdayla yaşadık Sevgili, Seni göremesek de Gül Efendim,
Seni görme umuduyla
yaşadık... Hep içimizdeydin Sen Sevgili. Hiç çıkmadın ki...
Bu sevda hiç yüreklerimizden
çıkmadı. Onun içindir ki, güle Senin kokun
verildiği için aşık olduk.
Sevginin uğramadığı
düşler ülkemizde seviyoruz Seni, karanlıklarda
aydınlığını görerek seviyoruz ,seviyoruz
Sevgili... Bizler Seni göremedik Ey
Sevgili! Senin sünnetini bildik ve Senin sünnetinde
bulduk Seni Sevgili.
Güllerde bulduk... Bize bıraktıklarında bulduk Seni ve Senin o yüce
sevdanı.
Seviyoruz Seni Sevgili! Senin bizi sevdiğin gibi... Allah'ın resulü olduğun
halde,
gecelerce ağlayıp secdelerden kalkmadığın , “ümmetim” diye gözyaşı
akıttığın sevdayla
seviyoruz Seni Sevgili.
Ey sevgili! Bizler, aşk
limanında yitiğini arayan sevdalılar gibi
seviyoruz Seni. Seviyoruz, düşler
ülkesinin çıkmaz sokaklarında, avuçlarımızdaki
yüreklerimizle ve düşlerimizi
bir zümrüdü ankanın kanatlarına veriyoruz. Ötelerdeki
Sevgiliye
ulaştırması için
Ey sevgili! Ey güzeller güzeli! Ey Gül Efendim!
Selam olsun
Sana,
Selam olsun geceye ve aya,
Selam olsun gecenin karanlığına,
Selam olsun
geceyi kuşatana,
Selam olsun ömrünce “ümmetim ümmetim “diye gözyaşı akıtan
Resule...
Ey Sevgili! Biz Seni seviyoruz ve hep seveceğiz, ta ki bu dünyadan
göç
müjdesi gelene kadar. Gelene kadar o kutlu müjde, sevdalı gözlerle bakacağız
her
gül görüşümüzde... O sevdayla bekleyeceğiz o günü Sevgili... Yolculuk
sürecek Sevgili...
Nefes alıp verdiğimiz sürece, söyleyecek sözümüz hep
olacak ..
Ey sevgili!Biz seni
Leylası için dağları aşan Mecnun gibi sevemesek de,
Ferhat gibi delemesek de dağları
Ey
Sevgili , biz Seni aşk ile sevdik, bildik ki aşk Sendedir. Biz güllere aşık
olduk sen
yokken. Biliyorduk ki gül senden almıştı kokusunu ve Senin
vuslatını, Senin kokunu o
güllerde bulduk Sevgili. Biz gülü gül diye sevmedik
Sevgili. Biz gülde bulduk Senin aşkını,
vuslatını... Kokunu güllere verene
şükrettik ve gülü sevdik Sevgili.
Bizler düşler
ülkesinden sesleniyoruz Sana Sevgili, düşler ülkesinin çıkmaz
sokaklarından sesleniyoruz
ve sevgini yeşertiyoruz bu sokaklarda... Sensiz
Senin sevdanla
Seviyoruz Seni Sevgili,
derbeder yüreklerimizle seviyoruz... Biçare olmuş
yüreklerle seviyoruz... Çölleşmiş
kalplerimizle seviyoruz Seni Sevgili ..
Yeşertemediğimiz sevdamızla, sevdanla seviyoruz
...
Seviyoruz Seni Ey Sevgili! Bülbülün gülü sevdiği gibi... Biz de, Senin
bülbülün olmak
istiyoruz Sevgili, ebedi aşkı bulmak için...
Seviyoruz Seni Ey Sevgili! Yıpranmış vakitlerde
yıpranmayan tek gül
olduğun için...
Seviyoruz Seni Ey Sevgili! Seviyoruz
Seni...

Seviyoruz Seni Ey Sevgili! Çöl sıcağındaki bir kevser şelalesi gibi...
Seviyoruz
Seni Ey Sevgili! Göz yaşlarımızla suladığımız güllerle seviyoruz
Seni...
Seviyoruz Seni Ey
Sevgili! Sana aşık, Sana meftun olan aciz yüreklerimizle
seviyoruz...
Seviyoruz Seni Ey
Sevgili!

Seviyoruz Seni Ey Sevgili! Seni gündüzleri ruhumuzu aydınlatan güneş
gibi,
geceleri yolumuzu bulduran ay gibi seviyoruz... Seni kainatı yaratan Allah
için
seviyoruz... Duy bizi Ey Sevgili! Duy bizi, duy bizi...
Ey Sevgili! Bizler dudaklarımızda Senin
sevdanı terennüm ediyoruz.
Vuslatını haykırıyoruz on sekiz bin aleme...
Ey sevgili! Kabul
et bu mektubumuzu ve şefaat et bize.. Biz aciz ümmetine,
sevgine muhtaç olan ümmetine
acı ve şefaat et Ey Sevgili! Ey Sevgili!
Sanadır salavatlarımız
Şefaat et Ey Sevgili!
Şefaat et ,
şefaat et bizlere...
Ey sevgili, biz Seni Musab gibi sevemesek de , biz Seni
Filistin gibi
sevdik, Sabra gibi Şatilla gibi sevdik. Kudüs gibi sevdalandık
Sana..
Bağrımızda ateş yaktık kor olduk Sevgili...
Ey Sevgili! Biz, Seni ölümü sevdiğimiz
gibi sevdik .. Ölümü sevdik, çünkü
biliyoruz ki vuslatımızı ölümle dindireceğiz... Sana ve
Sahibimize olan
özlemimiz, içimizdeki özlemimiz o dem dinecek
Hep dudaklarımız şu
dizeleri tekrarladı durdu Sevgili: “Ölüm yad edilmeye
değer bil gül” derdik. “Öyle bir gül ki
kokladığımızda Sevgiliyi bulduran ve
koklayanı o sevdaya doğru uçuran, sevgiliye ulaştıran”
... Biz ölümü sevmiştik
bu dizelerde bu sözlerde...
Ey sevgili! Biz Senin yanında Asr-ı
Saadet dönemini yaşayamasak da, yaşar
gibi sevdik Seni ve Seni seveni, Senin sevdiğini,
Senin sevdanı Ya
Rasülallah!
Selam olsun sana Ey Kainatın Gül Efendisi! Senin
Sevdanla yaşayamasak
da, Senin o
yüce sevdan, içimizde... Bizi beklediğin Kevser
ırmağının başında ,Senin
sevdana yaraşır bir şekilde umman-ı bekada buluşmak
umuduyla…
Seviyoruz Seni Ey Sevgili! Tüm kalbimizle ve tüm zerreciklerimizle…
Mehmet
Çelik
Kullanıcı avatarı
zekeriya
 
Mesajlar: 69
Kayıt: 22-09-2005 00:00:00

Mesajgönderen zekeriya » 06-01-2006 23:00:36

Peygamber efendimize
mektup

Sevgili Efendim,

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, bizi görseniz belki de,
bunlar mı benim ümmetim diyeceksiniz? Siz Mekke’den Medine’ye hicreti yaşadınız.
Muhacirlere Ensar’ın yardımını siz tavsiye ettiniz. Ensar, gönlünden gelerek gösterdiğiniz yolda
yardımlaşmaya koştu. Öyle bir yardımlaşmaydı ki tarifi imkansız. Ancak bu gün bile hala
unutulmayan sıcak bir hatıra olarak kaldı.

Öyle ki seni ziyarete geldiğimde, mescidinin
avlusunda tanıştığım bir müslümana “nerelisin?” diye sordum, Medineliyim dedi.
“Ensar’danmısın?” diye sorunca hıçkırarak “evet” dedi. Birbirimize sarılarak gözyaşı döktük. İşte
tarif edilemeyen ama kalplerde idrak edilebilen bir yardımlaşma. Aradan geçen asırlara rağmen
solmayan bir gül gibi kokusunu, duygusunu günümüze taşıyabilen bir kardeşlik.

Bizde
Ensar anlayışı sadece tatlı bir hatıra olarak bulunuyor. Muhacir olmak sadece Mekke’den
gelmek değil, Ensar olmak için de Medine’li olmak şart değil, biliyorum. Ama ümmetin çoğu
bunu bilse bile, idrak edemiyor.
Efendim, Çeçenistan’dan muhacir olarak İstanbul’a
gelenler, dullar ve yetimler Ensar’ın yardımına muhtaç. Hiçbir dönemde yaşanmamış bir bolluk
ve refah içerisinde olmamıza rağmen, muhacir var, ensar çok az. “Gemisini kurtaran kaptan”
anlayışını bize öğreten sen değildin. Sen bize “kardeşi açken tok yatan bizden değildir”
demiştin.

Senin o gül kokunu özlemek, senin için methiyeler yazmak, kıyamet günü
Allah’ın izniyle senden şefaat beklemek ümmetinin hakkıdır. Nerede o ümmet dersem, bunu
günümüz müslümanları için aleyhte şahitlik olarak kabul etmeyin. Bu çabam sadece insanlara,
Ensar’dan olmanın ne kadar kolay olduğunu göstermek için.

Seni, bizlere ve alemlere
rahmet olarak gönderen Yüce Allah (c.c.), bizlere acısın, bizlere mağfiret etsin. Seni seven
gönülleri mahzun etmesin. Öyle insanlar biliyorum ki, adın anıldığında büyük bir özlemle iç
geçiriyorlar.
Öyle insanlar biliyorum ki, senin o mübarek makamını ziyaret etmek için can
atıyorlar. İşte bu ümmete, Rabbim ümmet olma şuurunu da nasip etsin, inşallah. Ensar olmanın
ne demek olduğunu idrak etmemiz için bizlere bir anlayış ve kavrayış versin.

Ateşle
imtihan olduğumuz böyle bir zamanda, her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz
feraset ve dirayet için her şeye Kadir olan Allah (c.c.) bizlere yardımcı olsun.

Derdimiz
çok, derman sende. Yazacak çok konu var, mesela Hiroşima’da çok kirli bir dönem başlatıldı.
Uçaklardan atılan bir bomba ile bir şehir içindekilerle birlikte yakıldı. Zulmün sahipleri hala
zulümlerine devam ediyorlar. Şimdilerde ben müslümanım diyenlerden de kendine destek
buluyor.

Haksız yere bir cana kastedilmesinin bile ne büyük bir suç olduğunu hepimiz
biliyoruz. Ama bu zalime kalben de olsa destek vermenin zararını idrak edemiyoruz. “Ne yapalım
canım , onlar çok güçlü, mecburen yanlarında yer alacağız” gibi idrak dışı sözler
sarfedebiliyoruz. Halbuki sen bize Allah’ın daha güçlü olduğunu, her şeye Kadir olduğunu
anlatmıştın. Bir hesap gününün varlığından bizi haberdar etmiştin. Boynuzsuz koçun bile
boynuzlu koçtan hakkını alacağı bir hesap gününden. Üridu Ebii (babamı istiyorum) diye
haykıran çocuklar değil bu zulmü yapandan, zulme sessiz kalandan da hesap sormayacak mı?
Arun aleykum (utanın!) diyen çocuk bile bunu idrak etmişken, biz kendimizi nasıl savunacağız?


Sen bize bu dini böyle anlatmamıştın. Ama biz anlatılanları idrak noktasında aciziz,
akletme melekemizi kaybettik. Seni hala çok seviyoruz, idrak edemesek de Allah’ın tek ve her
şeye Kadir olduğunu biliyoruz. Bu gün için ihtiyacımız olan, Yüce Allah’ın kudretiyle, feraset ve
dirayet sahibi olmamızdır. Bunu diliyor ve istiyoruz. Kıyamet günü de Rabbim bize acısın ve
merhamet etsin. Yine o gün Allah’ın izniyle şefaatini umuyor ve istiyoruz.

Buna layık
olmasak da...

Esselatu vesselamu aleyke ya Resulullah,
Esselatu vesselamu
aleyke ya Habiballah,
Esselatu vesselamu aleyke ya Seyyidel evveline vel ahirin.


Neşet Fırat
Kullanıcı avatarı
zekeriya
 
Mesajlar: 69
Kayıt: 22-09-2005 00:00:00

Mesajgönderen mavera » 09-02-2006 17:53:47

ÖLDÜRECEĞİNİZ
KUDUZ BİR KÖPEK DAHİ OLSA ONA EZİYET VERMEDEN ÖLDÜRÜN DİYEN , BİR
SEFERE GİDERKEN YOLDA BİR KÖPEK YAVRULARINI EMZİRİYOR DİYE 10,000 KİŞİYE
YAKIN ORDUSUNU , KÖPEK RAHATSIZ OLMASIN DİYE TÜM ORDUYA GENİŞ BİR
KAVİS ÇİZDİRTİP YOLUNU DEĞİŞTİREN , ALEMLERE RAHMET OLARAK GÖNDERİLEN
EFENDİMİZİ TERÖRİST OLARAK İMA EDEN KARİKATÜRLERİ YAYIMLAYANLARI
ESEFLE KINIYORUM.AMA BİLİNSİN Kİ BİZ ONUN KENDİSİNE DEĞİL ADINA KURBAN
OLMAYI ŞEREF BİLMİŞİZ.ONUN AYAĞINA BİR DİKENİN BATMASI BİZİ RENCİDE
EDER.BU BÖYLE BİLİNE...KARİKATÜRLERİ MERAK EDEN ARKADAŞLAR OLURSA
LİNKİNİ EKLEYEBİLİRİM.HEPİNİZİ 99 MİLYAR SALAVATI ŞERİFEYE KATILMAYA DAVET
EDİYORUM.HERBİR SALAVAT BİR GÜL OLUP ALEMLERİ DONATACAKTIR.ZİRA ,
RENCİDE OLUR DİDE-İ HUFFAŞ NARİ ZİYADAN .
BU , TARİH BOYUNCA BÖYLE
OLAGELMİŞTİR.





S
ANA OLAN SEVDAMIZ
...




[color=darkbl
ue]YÜREĞİM SEVGİNİ TAŞIRKEN DAMARLARIMA.
KALEMİM O GÜÇLE
ADINI YAZACAK SONSUZLUĞA…
LEBLERİM , DEST BUSİ ARZUSUYLA
ÇATLARKEN.
GÖZYAŞLARIM BİLLUR KUZELER SUNACAK AZİZ HATIRANA…

HAYAT BAHŞEDEN GÖZLERİNE TUTKUN OLDUĞUMDAN BERİ,
MUTLULUK
SAÇAN AYDINLIĞIN YIRTAR KARANLIĞIMI…
CANINI KURBAN ETMEK İÇİN
ÇIKANLAR YOLUNA,
ÇARK-I SEMAHA DÖNER MEVLANA
ADABINCA…
BAD-I SABALARLA GÖNDERİRKEN SELAMLARIMI.
BİNBİR
TAZİMLE KIYAM EDER DUYGULARIM…
MÜBAREK YÜZÜNÜ AY PARÇASI
DİYE TARİF EDENLER .
GÜNEŞİ DUDAKLARINDAN DOĞURDUĞUNU BİLMESELER
GEREK…
SONSUZLUK BESTESİNDEN IŞIĞIN NABZINI
DUYAN.
MECNUNLAR GİBİ ÇAĞLAYIP SANA SALAVAT
SUNAR…
MUKADDER VEFATINA ÜZÜLÜP ARZI SARSAN
ÖMERCE,
KAİNATI SARSACAK SANA OLAN SEVDAMIZ…
BAŞLARI DİMDİK
GEZEN YİĞİT ÜSTÜ YİĞİTLER,
ADINA KURBAN OLMAYI CANDAN AZİZ
BİLİRLER…
SEVGİ İKLİMİNDE BİR BİR YEŞERTİP SEVDANI,
İBRAHİMİ
GÜLŞENDE İSMAİLLER CAN SUNMAYI
ÖZLER…[/color]







MAVERA

VARLIĞIM AZİZ EFENDİM'E ( S.A.V. ) ARMAĞAN OLSUN...
Kullanıcı avatarı
mavera
 
Mesajlar: 46
Kayıt: 23-11-2005 01:00:00

Mesajgönderen mavera » 15-02-2006 09:47:12

GAYE...[/color:661bb18
c78]

[color=darkblue]EY İFTİHAR TABLOSU
İNSANLIĞIN
MUŞTUSU
BİZİ AYDINLATAN NUR
GÖNÜLLERDEKİ
HUZUR.


YÜZBİNLERCE KEZ SELAM
SANA EN GÜZEL KELAM
EY
RESUL ÇOK ÖZLERİZ
GELİR DİYE BEKLERİZ.


NİCELER SENİ
ANDI
SENİN AŞKINLA YANDI
GÖNÜLLERİNDE HUZUR
PARLAR YÜZLERİNDE
NUR.


ÇOCUK , GENÇ VE İHTİYAR
SENLE OLDU
BAHTİYAR
HÜRRİYETİ TEPTİLER
KÖLELİK İSTEDİLER.


KAPINDA
KITMİR OLMAK
VE SONSUZ BİR HAZ DUYMAK
YÜZ SÜRSEK O EŞİĞE

YÜCELTİR BİZİ GÖĞE.


TERTEMİZ BİR NİYET
NE BÜYÜK BİR
NİMET
SANA EREBİLMEK
VE CAN SUNABİLMEK.


SENİ BULAN
İNSAN
SENDEN AYRILMADAN
DAİM KALMAK İSTER
SENİ CANDAN
SEVER.


SANA UYDUK DÖNMEYİZ
İZİNİ TERK ETMEYİZ
SENİN
YOLUNDA ÖLMEK
ŞEREF VE İZZET DEMEK.


GAYE SENİ
BULMAKTIR
GERİSİ HEP YALANDIR
SENİ BULAMAYANLAR
SENSİZLİĞE
MAHKUMLAR...




[color=black:661b
b18c78]
MAVERA
VARLIĞIM AZİZ EFENDİM'E ( S.A.V. ) ARMAĞAN
OLSUN...[/color]
Kullanıcı avatarı
mavera
 
Mesajlar: 46
Kayıt: 23-11-2005 01:00:00

Mesajgönderen yesillili » 18-02-2006 00:47:54

[quote="rismil"]
Edip hased, kin, Resul'ün (s.a.v) kemaline;
Nasipsiz ebu
câhiller, çirkin dedi.
Sıddık-i Azam, kim baksa cemaline;
Ya Resulallah! o sana vurgun
dedi.


http://www.haberalemi.net/haber_detay.php?haber_id=4562

[/quote
]
Kullanıcı avatarı
yesillili
Admin
Admin
 
Mesajlar: 864
Kayıt: 04-09-2005 00:00:00

Mesajgönderen mavera » 22-02-2006 14:32:59

YENİ
GÖREV...


EY
ZAMANIN EBABİLLERİ.
BUGÜN MEKKE’YE DEĞİL ,
MEKKE’NİN
EFENDİSİNE ( S.A.V. ) SALDIRI VAR.
O GÜN TAŞLARLA KORUMUŞTUNUZ
MEKKE’Yİ
BUGÜN SELAVATLARLA KORUYACAKSINIZ.
SADECE
MEKKENİN DEĞİL ,
TÜM ALEMLERİN EFENDİSİNİ ( S.A.V. )
MEKKE’DEN ,
İSLAMABAD’DAN , MERSİN’DEN
UHUT’TAN ,
BİNBOĞALAR’DAN , TOROSLAR’DAN
SAYHA SAYHA VE ÖBEK ÖBEK
TOPLANAN SELAVATLARI
ÇAĞIN EBREHELERİ İÇİN UÇURACAKSINIZ
KANAT
KANAT YÜKSELİP
ALÇAKLIĞINI ÖĞRETECEKSİNİZ
O’NA ( S.A.V. ) DİL
UZATANLARA ...


MAVERA
VARLIĞIM AZİZ EFENDİM'E ( S.A.V. )
ARMAĞAN OLSUN...
Kullanıcı avatarı
mavera
 
Mesajlar: 46
Kayıt: 23-11-2005 01:00:00


Dön İslam Köşesi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Google [Bot] ve 1 misafir

cron